Yeniden bir seçim atmosferine girdik. Yine bildik görüntüler, yine bildik söylemler… İnsan Türkiye’deki demokrasinin işleyişine baktığı zaman ister istemez demokrasiye olan inancını kaybetme noktasına sürüklenebiliyor. Oy vermemek konusunda ısrarlı bir dostuma göre: “Demokrasi ya cehaleti, ya yolsuzluğu ya da dinozorları iktidara taşıma aracı”... “Peki, ne yapacağız?” sorusuna karşı verdiği cevap ta şu: “Ben kendi adıma balık avlamaya gideceğim, sen ne istersen yap!”
Haksız mı bu dostum?
Gençlik yılları idealistinin önde gideninden, 50’li yaşların başında demokrasi emeklisi, hızlı balık avcısı… Koskoca bir karamsarlığın ittiği bir boş vermiş ruh hali… Ona göre çözüm başka yerlerde aranmalı… Ama söylemeye de dili varmıyor. Az yatmadı 12 Eylülün mahpus damlarında…
Bu şekilde bakıldığında tam bir kısır döngü yaşadığımız muhakkak. Aslında balığa çıkmak, fiziki hapishane koşullarından zihni hapishane koşullarına dönmek değil mi? Yeni bir zindanın demir parmaklıklarını beyin içinde örerek önce boş vermişliğe, ardından yok olmaya doğru yelken açmaya hangi bireyin hakkı olabilir? Hangimiz gerçek anlamda balığa çıkmayı hak ediyoruz? Bir kaçış aracı olarak değil; bir keyif aracı olarak balığa çıkmak, herhalde iyi bir şey olsa gerek. Ama hak edilmemiş balık tutmak, hem kendine, hem de tuttuğun balığa eziyet değil mi?
Peki, kısır döngüden çıkmanın yolu ne olabilir?
Herhalde yeni bir döngü tanımlamak ve bunun yaşama geçmesi için ısrarcı olmaktan başka çıkar yol yok! Kendi adıma tanımlamaya çalıştığım döngü “Darbeleri meşrulaştırmaktan nasıl kaçabiliriz?” başlığını taşıyor. Dostuma göre de: “Demokrasiyi cahillerden, yolsuzluktan sebeplenenlerden ve beyinleri örümcek ağı tutmak üzere olanlardan nasıl kurtarırız?” sorusuna cevap bulmaktan geçiyor.
Politika kavramına verdiğimiz algılamayı değiştirmek acaba bir çıkar yol olabilir mi? O kadar yıprattık ki bu zavallı kelimeyi ve o kadar yanlış kullandık ki… Politikanın iki temel unsurdan oluştuğunu yeniden yazsak; dostumu balık avlama külfetinden kurtarıp, seçim sandığına yönlendirme şansımız olabilir mi acaba?
Onun idealizmine uygun olarak, adı her ne politikası olursa olsun; önce bir hedef tanımı, o tanıma uygun bir plan ve programın yer aldığı sayfalar dolusu ince beyin çalışması gerektiren bir belgenin ortaya konması değil midir aslında politika üretmek?
İkinci aşamada da benim realizmime geçelim. Onun beyninin kıvrımlarından süzülecek olan ideallerini gerçekleştirebilmek için bütçe, kaynak bulma meselesini de tartışarak çözümlemek acaba bu kadar zor mu? Türkiye’nin yılgın ve küskün demokratları, çareyi demokrasi dışı yollarda aramamalı. Çare hep konuşmak, hep tartışmak ve nihayet dağdaki çobanla şehirdeki mankeni ortak paydalar noktasında ikna etmekten geçmiyor mu?
Ne oldu bize? Yaş elli diye, kendimizi emekli etme hakkını nereden alıyoruz? İnsan olarak doğmayı, onun sözüyle, tamam, kabul, biz seçmedik. Ne anne babamızı seçme hakkımız vardı, ne de içinde doğduğumuz ülkeyi. Ama galiba esas zor olan, insan gibi ölmeyi becerebilmek…
Onun için de dostum, kendini emekli etmeye daha çok vakit var. Tamam, kabul, benim de ne elim, ne gönlüm oy vermeye gitmiyor. Tamam, kabul, ben de kendimi bu büyük oyunun zavallı dekorundan gayrı pek bir şey hissetmiyorum. Ama elimden geldiğince üreterek mücadele etmek ve yaşamın son anında bile yazdığın bir kelimenin, söylediğin bir sözcüğün belki hâlâ geride kalanlara ufacık bir yararı olacaksa bile anlamı yok mu?
Yaşam, inan hâlâ güzel benim güzel dostum. Ve emin ol, kim ne derse desin, demokrasi hâlâ gerekli…