Bir önceki yazımızda, “Çocuk Tiyatrosu” alanına girince; 2008–2009 sezonu biterken, Tiyatro konusuna genel bir büyüteç tutmakta yarar olduğunu düşünüyoruz…
Ülke geneline yayılmış devlet ve özel Üniversitemizin çoğunda Sahne Sanatları kürsüleri var.
Büyük illerimizde Konservatuarlar var. Ve bütün bu güzel girişimler, her yıl genç mezunlar veriyorlar. Tiyatroyu meslek olarak seçen ve yüksek okul okuyup diploma alan, hatta yüksek lisans yapan bu gençler nasıl geçinecekler peki? Tabii ki tiyatroyla kazanacaklar hayatlarını. Ama “piyasanın” gerçekleri okul hayatı kadar güzel çıkmıyor karşılarına.
Ödenekli Tiyatroların kadroları ağzına kadar dolu olduğu için, ancak şanslı olanlar, iki-üç oyunda stajyer unvanıyla çalışma olanağı buluyorlar. Özel Tiyatroların kadroları da; maliyet düşürmek nedeniyle çok dar tutulduğu için, belki ek sanatçı gerektiren bir projede sahneye çıkma fırsatı yakalanıyor. Geriye, birbirini tanıyan arkadaş gruplarının yeni bir özel tiyatro kurmaları çözümü kalıyor.
İşte bu nedenlerle; farkında mısınız bilmem, ama Türk Tiyatrosu yeni bir altın çağ yaşıyor. Ağırlıklı biçimde İstanbul’da olmak üzere, sayamadığımız kadar çok tiyatro perde açıyor. Sahnelerde: Müzikal var, epik var, vodvil var, fars var, dram var, avangart var, geleneksel var… Doğaçlama (tuluat) oyunu var, kukla oyunu var, gölge oyunu var, çocuk oyunu var… Ama ne yazık ki bunların çoğunda “makale” ile “oyun” kavramı birbirine karışıyor…
Ben, hayatımı belirleyip dengeleyen iki dalda, “İletişim” ve “Tiyatro” alanında ürettiğim gibi, hem bilgi birikimimi gençlerle paylaşıyorum; hem de farklı yayın organlarında kuramsal yazılar yazıyorum. “Tiyatro” ile “İletişim” alanlarının nasıl birbirine yaklaştıklarını; “makale” ile “oyun” arasındaki farkın da o kadar birbirinden uzaklara düştüğünü gözlüyorum…
Makale ile tek başına yüz yüze kalan 1 kişi, “okumak” eylemini algılamaya çeviriyor. Oyun ile aynı anda yüz yüze gelen en az 300 kişi ise “seyretmek” eylemini algılamaya çeviriyorlar.
Tek kişinin okuması ile çok kişinin seyretmesi arasında çok önemli bir fark çıkıyor ortaya: “Aksiyon (eylem)”… Tiyatroyu var eden temel öğe!
Eğer sahnede aksiyon (eylem) yoksa tiyatro da yok demektir. Seyredilen şey “makale” olur. Makale seyredilir mi peki? Hayır, makale, okunur! Veya sesli okuyan birisinden dinlenir! Oyun okunur mu peki? Oyun da okunur tabii, ama tiyatroda değil evde okunur. Koltukta okunur, sandalyede okunur, masada okunur veya yatakta okunur.
Ya da diyelim ki, son yıllarda maliyetsiz çözüm olduğu için çok yaygın biçimde uygulandığı gözlenen bir “Okuma Tiyatrosu”ndasınız… Sahnede bir oyun okunuyor… Okuyanlar çok da güzel tonluyorlar… Ama aksiyon (eylem) yok! O zaman oyunu dinliyorsunuz demektir. Seyir değil dinleme konumundasınızdır… Karşınızdaki tiyatro değildir!