Köşe Yazısı Arşivi

Cahit Tanyol 01.07.2009
Korku İmparatorluğu

Son zamanlarda siyasi hayatımıza, toplumda gittikçe ürküntü yaratan bir kavram girdi: Korku İmparatorluğu. Bununla bağlantılı iki kavram daha var: Terör ve anarşi. Bunlara, bize özgü yeni bir kavram eklendi: Ergenekon, Türklerin mitolojik yurtlarının adı. Bugüne dek terör ve anarşi sözcüklerinin bizim yaşamımızda yeri, dilimizde içeriği yoktu. Her ne kadar karşılıkları varsa da (tedhiş- kargaşa). Çünkü bizim devlet geleneğimizde korku devleti diye bir söz anlamsızdı. Devlet korku yaratmaz sadece korkuturdu. Örneğin; Herhangi bir halk ayaklanmasında hapishaneden birkaç ağır suçlu, ibret olsun diye, Sultanahmet meydanında asılırdı, o kadar. Yedikule Zindanlarında, Londra Kalesinde olduğu gibi, işkence aletleri yoktu.

Bir dilde sözcüklerin içeriği yok da sadece karşılığı bulunuyorsa, o sözcük boş bir kovan gibidir. Dilimiz ve düşüncemiz bu boş kovanlarla doludur. Terör ve anarşi de bu boş kovanlardır.

Bir de karşılığı olmadan, doğrudan doğruya dilimize aktarılan sözcükler vardır. Örneğin, demokrasi ve hürriyet gibi… Bunlardan birine halk beygir, katır cinsinden bir ad takarak Demirkırat demiş ve onu at sırtından maymun sırtına aktarma becerisine de, hukukun alafranga molaları akademik düşünce adını vermiş. Şimdi kuzu postuna bürünmüş tilkiler, başta ordu ve adalet olmak üzere, devleti sıfırlamak için yeni bir anayasa peşinde.

Demokrasi piyasasında doğrunun önünü keserek karşımıza çıkan kavramlardan biri de Namık Kemal tarafından üretilen hürriyet sözcüğüdür. Meşrutiyetin ilanında gazeteler, hürriyeti bayrağa sarılı bir kız olarak gösterdiği için; halk onu Selanik’ten Hürriyet adlı bir genç kız geliyor sanarak karşılamaya çıkmıştır. Aradan bir yüzyıl geçtikten sonra, hürriyeti simgeleyen aynı genç kızın elinde bayrak, başında türban, hürriyeti çarşafa sarmış devletin üstüne yürüdüğüne tanık oluyoruz.

İşte arkasında, büyük bir felsefe geleneği bulunan bu kavramlar, hiçbir eleştiri birikimi olmaksızın, uygulamada bizim anlı şanlı demokrasimizin kaynağı ve temeli olmuştur.

Böyle bir demokrasi anlayışı, bireysel özgürlük maskesi altında, devleti tutan bütün payandaları çökertmiş, devletsiz iktidar modelini demokrasinin vazgeçilmez ve dokunulmaz ön koşulu olduğu tehdidinin koruması altına almış bulunuyor.

Bu kurumlar seni koruyacak yerde tehdit unsuru haline gelirse, işte Korku İmparatorluğunun bir ülkede temelleri atılmış olur. Korku İmparatorluğunun arkası karanlıktır. Orada çaresizlik, güvensizlik, karamsarlık, yılgınlık, sahipsizlik üretilir ve insanlar, korkularını yenmek için, gece karanlığında ıslık çalan ödleklere döner. Çünkü korku bir düşünceyi, bir eylemi temsil etmez. O bir psikolojik yıpratma metodu, bir uygulamadır. Ne Nesimi’nin diri diri derisinin yüzülmesi, ne İsa’nın çarmıha gerilmesi ne Roma’nın yakılması, bu Korku İmparatorluğunun toplumda yaratmış olduğu dehşetle kıyaslanabilir. Bunların hiçbiri toplumun kolektif bilinçaltında yapmış olduğu yıkımı başaramaz. Şu anda bu dram Türkiye üzerinde oynanıyor ve bizler bu korkunç dramın seyircileri değil oyuncularıyız. Neleri yitirdiğimizi halk anlayıncaya kadar korkarım iş işten geçmiş olacak.

Bu korku İmparatorluğunun Ağababası Stalin’in ilginç olduğu kadar da korkunç bir itirafı var:

Tarımla ilgili beş yıllık plan uygulanması fiyasko ile bitince bunun nedenlerini araştırmak için Stalin uzmanları toplantıya çağırılır. Plan, Stalin tarafından önerildiği için; kimisi havaya, kimisi güneşe, kimisi toprağa kabahat bulur. Genç bir üye, önerinin Stalin’e ait olduğunu hatırlatınca toplantıdakiler korkuyla paniğe kapılır. Stalin renk vermeden toplantıyı dağıtır ve ayrılırken o genç üyenin hararetle ellerini sıkar. Şaşkınlığını yenemeyen bir mahremine şunu söyler: “Ben otoritemi düşünce üzerine değil, korku üzerine kurarım.”

Düşünce yanlış çıkabilir ama korkuya dayanan otorite insanın iliklerine kadar işler, ölümünde son bulur. Stalin’in bu korkuya dayanan otorite anlayışı bireyseldi. Öldüğü zaman ailesine bir Gürcü köylüsü fakirliğini ve dünyaya da korkuya dayanan bir devlet anlayışını miras olarak bıraktı. Kaderin cilvesine baktın ki, kapitalist ülkelerin korkulu rüyası olan bu adamın devlet anlayışı; Türkiye’nin derin devleti de olan ABD tarafından, çeşitli adlar altında, egemenliğine almak istediği halklara uygulanan bir terör metodu haline getirildi. Bu, Stalin’in bile hayal edemeyeceği bir şeytanlıktı… Bir farkla: -Bütün kutsal kitaplar tanık- Şeytan terörü bilmez!
 



Cahit  Tanyol
Cahit Tanyol
1914 Nizip doğumludur. 1935’te Gazi Terbiye Enstitüsü’ nü bitirdikten sonra çeşitli yörelerde 9 yıl Ortaokul öğretmenliği yaptı. 1944’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Felsefe Bölümü’nü bitirdi. 1946’da sosyoloji doçenti oldu, aynı fakültede Genel Sosyoloji profesörlüğüne yükseldi. Sosyoloji ile beraber edebiyatla da yakından ilgilendi. Daha sonra yayın müdürlüğünü yaptığı Değirmen'de, ardından Akademi, İstanbul, Varlık, Yön, Cumhuriyet, Yazko Somut, Güneş gibi dergi ve gazetelerde yazıları yer aldı. Sosyal Ahlak, Neden Türban, Türkler ile Kürtler, Schopenhauer’da Ahlak Felsefesi, Türk Edebiyatında Yahya Kemal başlıca eserleridir. Şiirlerini de Son Liman adıyla kitaplaştırmıştır.
Tamamı