Her şey, nasıl, çok hızlı değişiyorsa; tüm dünyada futbol anlayışı da değişiyor. Gol atmak, yenmek ve şampiyon olmak amacı doğrultusunda varolan futbol; artık gösteri niteliği taşıyan etkin karşılaşma ve mücadele performansı hedefine ulaşmaya çalışıyor. Yani, skor amaçlı futbol yerine, kalite amaçlı futbol geçerlilik kazanıyor ve bu başarıldığı takdirde gol zaten kendiliğinden geliyor, istenilen skor kendiliğinden gerçekleşiyor.
Futbol gibi, dünyanın her yerinde çok büyük kitleleri peşinden koşturan bu popüler spordaki anlayış değişikliğine; yaşamın dinamikleri doğrultusunda insanların ihtiyaç ve beklentilerinin de değişmesi ve iletişim araçlarının gelişip yaygınlaşmasıyla hızlanan bilgi akışı neden oldu.
Yaşam pahalı; insanlar artık, cep telefonlarından çok hızlı ve kolayca öğrenebilecekleri skor için; dünyanın parasını vererek statlara gidip zaman harcayarak istemiyorlar. Yani, fanatizm bile, çoğu zaman binlerce kişilik statları doldurmaya yetmiyor. Taraftarlar, takımları çok gollü bir galibiyet alsalar da; kendilerinin bile oynayabilecekleri basit ve sıradan bir karşılaşmayı artık seyretmek istemiyorlar.
Futbol takımları, işte bu yüzden, yaratıcılık gerektiren büyük çabalar harcıyorlar. Çok yüksek paralar ödeyerek yıldız futbolcuları renklerine kazandırıyorlar… Teknik direktörlerin, hiç kimsenin aklına gelmeyecek strateji ve taktiklerle; karşılaşmalarda sürpriz anlar yaratılmasına da olanak tanıyarak, futbolun heyecanla izlenmesine yönelik etkisini artırıyorlar. Renkli giysi ve aksesuarlarla, havai fişek ve konfetilerle, gürültülü tezahürat aletleriyle; statları, gösteri alanlarına dönüştürüyorlar. Bununla da kalmıyorlar ve her zaman canlı, her zaman dinamik bir iletişim faaliyetine giriyorlar; karşılaşmadan önce ve karşılaşmadan sonra, suni gündem maddeleri oluşturarak etkin halkla ilişkiler projeleri gerçekleştiriyorlar.
Taraftarları statlara çekmek için, futbola heyecanlı bir gösteri kimliği kazandırmaya çalışan bu sporun çabaları sürerken; asal işleri gösteri olan sanat kurumlarımız ne yapıyorlar peki? Etkilemeyi değil, sadece anlatmayı hedefledikleri sıradan öykülerinin; ana haber bültenleri ve gazetelerde yer alan gerçek öykülere göre biraz daha kibar, biraz daha zarif ve biraz daha sanatlı olmasıyla yetiniyorlar, o kadar.
Seyirci hesaba katılmadan hazırlanan gösteriler, seyircisiz kalınca ya da beğenilmeyince; suç, televizyona ve hayat pahalılığına atılıyor. “Her şeyin en iyisini ben bilirim” veya “her şeyin en iyisini ben yaparım” ya da “seyirci anlamıyorsa, onun sorunu” gibi tek taraflı bir özgüven duygusuyla sanatın kökünü kurutuyorlar. Sonra da yaptıkları işin karşısına geçip sanatı kullanarak kendilerini onurlandırıyorlar: “Ya ya ya, şa şa şa… Bizim sanat çok yaşa!”