Oktay Ekşi:
Sohbetimize başlamadan önce bantların 1-2-3 /1-2-3 ses kontrolünü yapmış olman bana meslek yaşamımın Osman Bölükbaşı ile ilgili unutamadığım bir anısını hatırlama fırsatı verdi. Dolayısıyla, önce ben bir anektodla başlayayım...
1957 yılında, Adnan Menderes'in o pek şiddet dolu günlerinden bir gün idi. O sırada ben Ankara'da, Dünya gazetesinin büro şefiyim. Meslek dünyasında, başka arkadaşlarıma biraz fiyaka yapabilme ve biraz da yeni teknolojiyi kullanma hevesiyle, bana bu olanağı veren bir aletim vardı; bir diktafon. O günün Diktafonu, şimdikiler gibi ne dijital ve ne de bant üzerine kayıt yapardı; orta boy bir kitap büyüklüğünde, tel üzerine kayıt yapan bir cihazdı.
Ülkede hiçbir şey yok; diktafonu el altından getirmiş birinden aldım ve fiyakam da çok yüksek. Zaten, başka hiç bir gazetecide de yok.
Politika yine hareketli... Osman Bölükbaşı, Meclis'e hakaret etti iddiasıyla, hakkında Menderes'in zoruyla takibat açılmıştı. Olay yürüdü; Bölükbaşı'nın dokunulmazlığı kaldırıldı. Bizlerde, gazeteciler, o akşam Osman beyin tutuklanacağını düşünerek Maltepe civarındaki evine gittik. Hep birlikte evde bekliyoruz...
Osman Bölükbaşı içeri girdi, aramıza oturdu. Emekli büyükelçi ve şimdi MHP Milletvekili olan Deniz Bölükbaşı o zamanlar 8-9 yaşlarında; babasının kucağında. Osman Bey oğluyla konuşuyor: 'Oğlum Deniz, bu memleketin kiri, pisliği o kadar büyüktür ki, senin gibi Denizler değil, okyanuslar bile temizleyemez, falan gibi tiradlar çekiyor...'
Derken, polislerle birlikte 1. Şube Müdürü Niyazi Bicioğlu kapıda belirdi ve 'Beyefendi bağışlayın ama verilmiş bir emir var; sizi götürmeye mecburuz' dedi.
Osman Bölükbaşı bir kez daha coşarak, uzun süren, o meşhur nutuklarından birini çekmeye başladı.
Biz oradaki gazeteciler hepimiz pür dikkat, not almaya çalışıyoruz ama imkansız; yetişemiyoruz. Karşımızda akıcı konuşabilen, müthiş bir hatip var.
Ama ben rahatım; benim nasıl olsa diktafonum var...
Bu gayet dramatik sahne tamamlandı. Bicioğlu, Osman beyi aldı, götürdü. Bizler de evden çıkarken arkadaşlar dediler ki: 'Aman Oktay, biz çok zorlandık; hiçbir şey yazamadık. Senin diktafonun var, bizde seninle beraber gelelim'. Hiç bir sakıncası yok dedim ve hep birlikte gittik Dünya'nın bürosuna. Hepsi benim tepemde... Diktafonu açtık; 'tıııss' diye bir ses. Nasıl olur? Makara dönüyor! Tekrar başlattık ama yine aynı ses, tıııss... Sonra yakaladık hatayı; diktafonun 2 ayrı pili olurmuş meğerse biri ses, diğeri de makara için. Biz sadece birini sağlam tutup, ötekini hiç dikkate almamışız. O gün, arkadaşlarımın hakkımda hiç iyi şeyler düşünmediklerini biliyorum. Sonra oturduk, hep birlikte, işte bir cümle senden, bir tanede benden diye diye Osman Bölükbaşı'nın o tiradının aklımızda kalanlarından bir versiyon çıkartıp, gazetelere verebildik.
Dolayısıyla test etmekte haklısın...